Testosteronu anlamak

Bir kişinin testosteron seviyesinin düşük olup olmadığını tespit etmeden önce, testosteronun ne olduğunu, nasıl işe yaradığını ve vücut tarafından nasıl düzenlendiğini anlamak önemlidir. Fizikçiler ve çiftlik hayvanlarına sahip olanlar, çok eski zamanlardan beri testisler ile erkek davranışı arasındaki kritik ilişkinin farkındaydılar. Fakat testosteronun testisler tarafından üretilen, erkekliğe özellikler kazandıran temel madde olduğu ancak 20. yüzyılda tespit edilebildi.

Testosteronun Tarihi

Testosteronun tarihi, erkeklik ve testislerle olan ilişkisinden beklenebileceği gibi renklidir. Çiftçiler binlerce yıldır evcil hayvanları kısırlaştırmanın onları kısır ve daha uysal hale getirdiğini ve ayrıca cinsel aktivitelerini de önemli ölçüde azalttığını gördüler. Ancak belirli bir maddeyi azalttıklarını bilmiyorlardı, çünkü testosteron 1930’lara kadar tanımlanmamıştı. Bilinen tek şey, testisler çıkartıldığında bizim erkeklik ile ilişkilendirdiğimiz hayvan davranışlarında güvenilir değişiklikler olduğuydu.

O dönemde bu alanda gerçekleştirilen ilk gerçek araştırma deneylerinden biri, Arnold Berthold tarafından 1849 yılında bildirildi. Arnold Berthold, horoz kısırlaştırıldığında ibiğinin boyut olarak küçüldüğünü fakat testis sinirleri yarıldığında bunun olmadığını gösterdi. Bu durum, testislerin erkekleştirici etkiyi yaratmak için ürettiği şey her ne ise onun sinirlerle hiçbir ilgisi olmadığı ve dolayısıyla bir maddenin kan dolaşımına salınıyor olmasının daha muhtemel olduğu fikrini uyandırdı.

1 Haziran 1889 tarihinde Fransızların düzenlediği bir bilimsel toplantıda, Charles-Edouard Brown-Sequard köpeklerin ve Gine domuzlarının (kobay olarak kullanılan bir tür kemirgen) testislerinden yapılan bir ekstraktı kendine enjekte ettiğini bildirdiğinde, tıp dünyasının ve halkın ilgisini çekti. Kısa zaman sonra Hayat İksiri olarak bilinen bu ekstraktın gücünü, iştahını ve zeka keskinliğini artırdığını iddia etti, fakat iddiasını destekleyecek herhangi bir tür veri sunmadı. Yine de organoterapi adı verilen yeni bir alan doğmuş oldu. Bu kapsamda hayvanlardan ve insanlardan alınan dokular, alıcı kişide orijinal dokuların iddia edilen özelliklerine uygun özellikler meydana getirmeleri umuduyla, insanlara enjekte edildi. Testis ekstraktları söz konusu olduğunda, bunun cinsel güç ve gençlik ile ilişkili özellikler olduğu varsayıldı. Organoterapi geniş ölçüde popülerlik kazandı ve bazı formlar halinde epilepsi, diyabet ve tüberküloz dahil olmak üzere pek çok türde hastalığın tedavisinde de kullanıldı. Aynı yılın sonuna kadar on iki bin kişinin bu terapinin bir formu ile tedavi gördüğü tahmin edildi.

1920’de Viyanalı fizyolog Eugene Steinach, bir dereceye kadar buna benzeyen bir fikre sahip oldu. Amacı orta yaşlı yorgun bireylerdeki semptomları hafifletmek amacıyla, bilinmeyen testiküler maddenin salgılanmasını artırmaktı. Steinach, vasdeferenslerden (testislerden sperm ve ilgili sıvıyı taşıyan kanallar) birini bağladığı bir yöntem geliştirdi. Bu aslında bugün vazektomi dediğimiz işlemin yarısıydı. Steinach sperm taşıyan tüpün bağlanmasıyla, testisin özünü kan dolaşımına daha çok salmaktan başka seçeneği kalmayacağına inanıyordu. Bu yöntem, sonraki yirmi yıl boyunca makul bir popülerlik kazandı ve Sigmund Freud ve W. B. Yeats gibi dikkate değer bireylerin Steinach yöntemi ile tedavi gördüğü bildirildi.

Operatör doktor Paul Niehan vücuda trilyonlarca testiküler hücre enjeksiyonu yapılmasını önerdiğinde, testiküler dokular kullanarak gençleştirme sağlanmasına yönelik çabaların 1960’lı yıllara kadar savunucuları oldu. Teorisine göre bu “genç” veya “embriyonik” hücrelerin enjekte edilmesi, alıcının vücuduna o hücrelerdeki gençliğin ve canlılığın aynısını sağlayacaktı. Papa XII. Pius’un ve Aristole Onassis’in de bu tedaviyi gördüğü bildirildi.

Günümüzde bu tedavilerin hiçbirinin işe yarama şansı olmadığını biliyoruz. İşe yaramazlar, çünkü her şeyden önce bağışıklık sistemi ister başka insanlardan ister hayvanlardan olsun yabancı gördüğü herhangi bir hücreyi tanımaz ve ortadan kaldırır. Yabancı hücrelerin ve dokuların reddedilmeden alıcıda gelişmesine imkan veren immünosüpresan (immün baskılayıcı) ilaçlar gelişene kadar böbrek ve karaciğer gibi organların naklinin çok zor olmasının nedeni budur.

Fakat ne bu ilk tekniklerin mucitlerini ne de tedavinin kendilerinde uygulanmasına izin verenleri küçümsemek doğru olmaz. Ne de olsa erkeklik etkisi meydan getiren maddenin ne olduğu veya nasıl işe yaradığı hiç kimse tarafından bilinmese de, testislerde üretildiği açıktı. Dolayısıyla o zamanlar bu maddeyi artırmaya yönelik çabalar makul görünmüştü. Ve açıkçası, orta yaşlarındaki erkeklerin daha çok cinsel dürtü, cinsel kabiliyet, dayanıklılık, motivasyon ve canlılık hissi gibi gençliklerindeki özelliklerin bazılarını geri kazanma yönünde somut istekleri mevcuttu. Testosteron eksikliği semptomlarının 1800’lü yıllarda ve 1900’lü yılların başlarında şimdikinden daha az yaygın olduğuna inanmak için herhangi bir neden de yok.

1930’ların başlarında gerçek testosteron molekülünün keşfedilmesiyle birlikte, bu konuya yeni bir yaklaşım getirildi. Testosteronun tanımlanmasının yanı sıra, kısa sürede onun ölçülmesi için testler de bulundu. Belki de sonuç itibariyle en önemli olan, sadece birkaç yıl sonra (1935 yılında) testosteronun sentezlenmesi ve enjekte edilen bir ilaç olarak kullanılabilir hale gelmesiydi. Testosteronu sentezlemeyi öğrenen ilk bilim insanları olan İsviçreli kimyager Leopold Ruzicka ve Alman Adolf Butenandt’a, çalışmalarından ötürü 1939 yılında Nobel Kimya Ödülü verildi.

testosterone-hormonu

Testosteron Nedir?

Önceki iki yüzyılın bilim dışı deneylerinden bu yana uzunca bir yol kat ettik. Testosteron üzerinde kapsamlı çalışmalar yapıldı. Testosteron konulu bilimsel makalelerin araştırıldığı bir bilgisayar çalışması, sadece son beş yılda beş binden fazla belge sağladı.

Testosteron vücut üzerinde çok farklı etkilere sahip olduğundan, testosteron araştırması şaşılacak derecede kapsamlı olan bir miktar bilimsel literatür içerir. Bugün testosteronun, en iyi çalışılan alanlardan birkaçını saymak gerekirse embriyolojik gelişim, beyin fonksiyonu, cinsellik, kas, kemik, alyuvarlar, ruh hali vs. üzerinde önemli etkileri olduğunu biliyoruz. Testosteronun bu değişik alanlardaki etkilerini daha sonra ifade edeceğim, fakat önce vücutta aldığı farklı biçimleri açıklamam gerekiyor.

Testosteron Hormonu

Testosteron bir hormondur, yani basit bir ifadeyle vücudun bir bölümü tarafından üretilip vücudun başka bir yerinde etki gösteren ve genellikle kan dolaşımı yoluyla taşınan bir kimyasal maddedir. Hormona diğer bir örnek de, pankreas tarafından üretilip vücudun genelinde sirküle olan ve hücrelerin glikozu kullanma biçimini kontrol eden insülindir.

Testosteron hormonları testislerin leydig hücreleri tarafından üretilir ve çoğu kan dolaşımına salınıp beyin kadar uzak bölgelere yolculuk eder. Bazı testosteron hormonları testislerin içinde kalarak, olgun sperm üretimine olanak sağlayan bir ortam oluşmasına yardımcı olur. O halde, sperm sayısı düşük olan bazı erkeklerin T yoğunluklarının da düşük olmasına şaşırmamak gerekir.

Östradiol

Testosteron uzaktaki hedef organlara ulaştığında doğrudan testosteron olarak işlev görebileceği gibi, o hücrelerdeki enzimler tarafından farklı özelliklere ve işlevlere sahip hormonlara da dönüştürülebilir. Örneğin aromataz olarak adlandırılan bir enzim, testosteronu alıp önemli bir östrojen türü olan estradiole dönüştürür. Yağ dokusunda oldukça fazla miktarda aromataz bulunur. Bu kilolu erkeklerde niçin sıklıkla jinekomasti olarak adlandırılan bir durum olan meme büyümesi görüldüğünü kısmen açıklıyor, çünkü testosteronun östradiole dönüşmesi meme dokusu gelişimini tetikler.

DHT

Testosteron bazı dokular tarafından dihidrotestesteron (DHT) molekülüne de dönüştürülür. DHT, erkekler için çok önemli olan üç etkiye sahiptir: Birincisi, fetal hayat sırasında erkek cinsel organlarının düzgün gelişimi için gereklidir. İkincisi, öncelikle prostat büyümesinden sorumludur. Üçüncüsü ise, saç derisi üzerindeki etkileri saç kaybından veya erkek tipi kelliklerden sorumludur. DHT yoksa kellik de yok demektir. Neyse ki yüksek testosteron seviyelerinin saç dökülmesine yol açtığı görülmez.

DHT’nin prostat üzerindeki etkisi kozmetik açıdan az olabilir, fakat tıbbi açıdan daha büyük öneme sahiptir. Hem testosteron hem DHT prostat büyümesini teşvik etme yeteneğine sahiptir, ancak DHT’nin prostattaki etkisi on kat daha fazladır. Hekimler testosteronun prostat üzerindeki etkisinden yararlanırken, DHT’ye dönüşüm yoluyla oluşan gerçek etkileri yerine kısaca testosteronu kullanma özensizliğini sergilerler.

Testosteron ile DHT arasındaki bu ilişki, özellikle bu iki hormon arasındaki dönüşümden sorumlu olan enzimi hedefleyebilen ilaçların üretilmesine imkan verdi. Prostatlar DHT’den mahrum kaldıklarında küçüldükleri için, testosteronun DHT’ye dönüşümünü engelleyen ilaçlar, prostat boyutunun düşürülmesinde ve genellikle büyüyen prostatlara eşlik eden idrar yapmaya ilişkin semptomlarının iyileştirilmesinde etkili olmuştur. Bu tip ilaçların ilki olan finasterid (ticari adı Proscar’dır), ilk çıktığında erkeklere oldukça fazla reçete edildi. Bu tip ilaçların daha yeni bir versiyonu olan dutasterid (ticari adı Avodart’tır) ise prostatik DHT üzerindeki etkileri bakımından daha da spesifiktir. Bu ilaçlar birçok erkekte prostat boyutunu ortalama olarak üçte bir oranında düşürür ve idrar çıkarma sıklığını ve aciliyetini önemli ölçüde azaltır.

DHT saç dökülmesinden de sorumlu olduğu için, bazı parlak fikirli insanlar finasteridin bu alanda da yararlı olabileceğini anladılar. Düşük bir doz halindeki finasterid, Propecia olarak yeniden etiketlendi ve hale erkek tipi kelliğe yönelik yaygın bir tedavi olarak kalmaya devam ediyor. DHT’yi bu şekilde düşürmek, yeni saç gelişimini teşvik etmeden ziyade daha fazla saç dökülmesini azaltmada en etkili yöntem olabilir gibi görülüyor. Ancak bireysel sonuçlar önemli ölçüde farklılık gösterebiliyor.

anabolik-steroidler
Anabolik Steroidler

Testosteron bir anabolik steroiddir. Haberler hikayeleri ve dergilerde steroid sözcüğü sanki eroine eşdeğermiş gibi tehlikeyi ve karanlığı çağrıştıran bir kelime olarak kullanılsa da, aslında her birimiz steroidlerle doluyuz ve onlarsız yaşayamayız. Steroid terimi, vücutta kendilerine karakteristik isimlerini ve etkilerini kazandıran diğer çeşitli bağlı atomlarla birlikte dört karbon halkasından oluşan, belli bir kimyasal yapıya veya atom zincirine sahip molekülleri ifade eder. Anabolik stroidler, öncelikle kas ve kemikte artış olarak görülen, protein üretiminde ve depolanmasında genel bir artış olan anabolizmaya neden olan kimyasallardır. Anabolizmanın tersi, katabolizmadır. Katabolizma açlık sırasında, örneğin vücut diğer bölümleri için besin sağlamak üzere kaslardaki proteinleri bozmaya başladığında meydana gelir.

Başta erkeklerin ve kadınların cinsellik ve üreme eylemlerinde rol oynayanlar olmak üzere, vücuttaki önemli moleküllerin pek çoğu steroiddir. Diğer steroidler adrenal bezlerden gelirler ve kortizol içerirler. Kortizol, bağışıklık sistemimizin ve strese olan tepkimizin düzenlenmesine yardımcı olan önemli bir moleküldür. Bu moleküllerin tümünün temel yapı taşının aynı zamanda bir steroid de olan kolesterol olması, çoğu insan için sürprizdir. Çok fazla kolestrolün kişinin sağlığı açısından iyi olmadığını herkes bilir. Ancak hiç kolestrol olmasaydı büyük bir sıkıntıda olurduk, çünkü vücudumuz için çok gerekli olan diğer steroidlerden herhangi birini üretmede zorluk çekerdik.

Anabolik steroidler, kas kütlesi ve kuvvet artırırlar ve çeşitli biçimlerde ortaya çıkarlar. Hepimiz testosterona bağlıyız. Testosteron aslında orijinal anabolik steroiddir. Ancak yasadışı “modifiye ilaç” endüstrisi çok güçlü maddeler üretti. Bu maddeler yoluyla alınan testosteron sadece performanslarını arttırmak isteyen sporcular ve vücut geliştiricileri tarafından seyrek olarak kullanılır. Bu anabolik steroidler, normal testosteron seviyelerinin yirmi katı kadar dozlar halinde kullanılır.

Muayenehanede testosteron tedavisi görüşülürken, eskilerin “az bilgi tehlikeli olabilir (yarım doktor candan, yarım imam dinden eder)” sözü geçerlidir. Germain, her zaman gücüyle gurur duyan fakat artık sadece hafif yükler kaldırabildiğini fark eden, oldukça sağlıklı altmış bir yaşında bir duvar ustasıydı. Test sonuçlarının düşük T seviyeleri gösterdiğini ve bunun gücündeki değişiklikte kesinlikle payı olabileceğini açıkladığımda rahatlamış gibi görünüyordu. Ayrıca tedaviye başlamaya da hevesli görünüyordu. Fakat daha sonra kendisini frenleyip kuşkuyla “Doktor, bu bahsettiğiniz ilaç bir steroid değil, doğru mu?” diye sordu ve ekledi; “Çünkü herhangi bir steroid almak istemiyorum.”

Germain konuşurken steroid sözcüğünü neredeyse tehlikeli ve iğrenç bir şeyden bahsediyormuş gibi vurguladı. Vücudunun kan dolaşımında zaten çok miktarda steroid olduğunu ve tedavinin amacının sadece testosteronunu 10-15 yıl önceki seviyelere geri döndürmek olduğunu kendisiyle tartışmama rağmen, Germain tedaviyi kesin bir dille reddetti. İlginç olan şu ki, kendisi steroid olmayan fakat bunun yerine vücudun kendi testosteron üretimini artırmasını teşvik eden bir ilaç olan klomifen sitrat (ticari adı Clomid’tir) ile tedavi olmak aklına yatmıştı.

Üç ay sonraki bir takip muayenesinde, Germain sonuçlarından memnun görünüyordu. Yüzünde bir gülümseme ile kaslarını sıkarak “Kollarıma dokunun. Eskisi gibi olmasa da, yaşlı bir adam için hiç de fena değil” dedi. Germain anabolik steroid testosteron seviyelerinin normale dönmesiyle, eski formunu ve gücünü geri kazanmıştı.

Testosteron Regülasyonu

Daha önce bahsettiğim gibi, testosteron testislerdeki Leydig hücreleri tarafından üretilir. Ancak testis değişik miktarlarda testosteron üretme kapasitesine sahiptir ve testosteron üretimini kontrol eden sinyal, hipofiz bezinde (beyinin sinüslerin arkasındaki bir bölümü) üretilen luteinizan hormonu (LH) olarak adlandırılan bir hormondan gelir. Buna karşılık, LH salgısı da beynin hipotalamus adı verilen başka bir bölümünden gelen, lütein hormonu salgılatan hormon (LHRH) adı verilen başka bir hormon tarafından kontrol edilir.

Yorum bırak